KALP GÖZÜ

Sevgili ziyaretçiler sizlere kalp gözünden ve kalp kulağından bahsetmek istiyorum. Baş gözlerimizin dışında bir de kalp gözümüz var. Başımızdaki kulaklar dışında, bir de kalbimizde işitme hassaları var, kulak var.

Allahû Tealâ, Casiye Suresi 23. âyet-i kerimesinde diyor ki:

45/CASİYE-23: Efereeyte menittehaze ilâhehu hevâhu ve edallehullâhu alâ ilmin ve hateme alâ sem'ıhî ve kalbihî ve ceale alâ basarihî gışâveh(gışâveten), fe men yehdîhi min ba'dillâh(ba'dillâhi), e fe lâ tezekkerûn(tezekkerûne).

Hevalarını (nefslerini) kendilerine ilâh edinenleri görmedin mi (habibim)? Allah, onları bir ilim üzere dalâlette bırakır. Onların kalplerindeki sem'î (işitme) hassasını ve kalplerini (kalpteki idrak hassasını) mühürler ve onların kalplerindeki basar (görme) hassasının üzerine gışavet (isimli bir perde) çeker. Öyleyse (artık) Allah'tan sonra kim bu kişiyi hidayete erdirebilir? Hâlâ düşünmez misiniz?

Öyleyse Sevgili ziyaretçiler, hepinizde kalp var. Hepinizde nefsinin kalbi, gözün, kulağın ve konuşma hassasının sahibidir. Öyleyse kalpler konuşmuyorsa, kalpler işitmiyorsa, kalpler görmüyorsa; o insanlara Allahû Tealâ; "Kördürler, sağırdırlar ve dilsizdirler." diyor. Öyleyse, bir olaydan bahsediyor Allahû Tealâ. İlimleri üzere, Allah'ın kendilerini dalâlette bıraktığı insanlar onlar.

Nedir bu ilim?

Dalâletten kurtulmanın muhtevasına baktığımız zaman, on âyet-i kerime, ancak bir insan mürşidine ulaşabilirse, onun dalâletten kurtulacağını, hidayete adım attığını söylüyor. Öyleyse, mürşidine ulaşamayan insanlar için, dalâlette olmak söz konusudur.

Bakınız! Allahû Tealâ, ne kadar açık olarak söylüyor bu hususu. Diyor ki Allahû Tealâ Kasas 50' de:

28/KASAS-50: Fe in lem yestecîbû leke fa'lem ennemâ yettebiûne ehvâehum, ve men edallu mimmenittebea hevâhu bi gayri huden minallâh(minallâhi), innallâhe lâ yehdîl kavmez zâlimîn(zâlimîne).
Eğer sana (senin hidayete erdirme davetine) icabet etmezlerse (uymazlarsa), o zaman bil ki onlar, hevalarına (nefslerine) tâbî olmuşlardır. Allah'tan (Allah'ın tayin ettiği) hidayetçiye değil de, hevasına (nefsine) tâbî olan kişiden daha çok dalâlette olan kim vardır? Muhakkak ki; Allah, zalim kavimleri hidayete erdirmez.

Öyleyse, Allah'ın davetçisine tâbî olmak, dalâletten kurtulmak veya tâbî olmamak. Ama o zaman dalâlette kalmak söz konusu. Öyleyse, bütün insanlar için bir olgudan bahsediyoruz: Dalâlette olmak veya hidayette olmak. İşte kalp gözünün açılacağı taraf, sadece bir taraftır. Hidayette olmak ve sonunda mutlaka kalp gözüyle noktalanır. Kişi yoluna devam ederse, bir gün daimî zikre ulaşacaktır. Daimî zikre ulaştığı zaman kalp gözünün açılması, Allah'ın mutlaka bir hediyesidir.

Allahû Tealâ, daimî zikre ulaşan kişiyi hikmet sahibi yapar. Hikmetin üç muhtevasından bir tanesi tezekkürdür. Daimî zikir sahibi olmak ve Allah ile tezekkür etme, karşılıklı konuşabilme, Allah'tan devamlı yardım isteme ve Allah'ın da bu yardıma icabet etme durumu; "Tezekkür." Sonra "hayır". Ne zaman deracat kaybettiren bir olay vücuda getirirsek, o zaman derecat kaybederiz, şerr işlemiş oluruz. Ne zaman derecat kazandıran bir işlemi yaparsak, o zaman hayır işlemiş oluruz.

Öyleyse, hayır ve şerr mefhumlarını insanlara göre dizayn edersek neyle karşılaşıyoruz. Bizim hoşumuza giden bir olay, bizim için hayırdır. Hoşumuza gitmeyen, bize göre bizi üzen bir olay da şerrdir. Ama Allah'ın tarifi hiç öyle değil. Onun için diyor ki Bakara Suresi 216. âyet-i kerimesinde:

2/BAKARA-216: Kutibe aleykumul kitâlu ve huve kurhun lekum, ve asâ en tekrehû şey'en ve huve hayrun lekum, ve asâ en tuhıbbû şey'en ve huve şerrun lekum, vallâhu ya'lemu ve entum lâ ta'lemûn(ta'lemûne).
Ve savaş, o sizin için kerih olsa da (hoşunuza gitmese de) üzerinize farz kılındı. Hoşlanmayacağınız bir şey olur ki; o sizin için bir hayırdır. Seveceğiniz bir şey olur ki; o sizin için bir şerrdir. Ve (bütün bunları) Allah bilir, siz bilmezsiniz.

Bir hırsızın çaldığı bir şeyden mennun olduğunu düşünün. Seviniyor ama aslında derecat kaybetmiştir. Hırsızlık yapmıştır. Öbür taraftan, arabası çalınan kişi üzülüyor, şerre uğradım diyor. Oysa ki, hırsızın kaybettiği dereceler, kul hakkı doğduğu için ona yazılacaktır. Kişi derecat kazanacaktır. Öyleyse hayra ulaşmıştır. Olay, onu üzmüştür; ama hayırdır.

İşte Sevgili Ziyaretçiler, yorumları eğer kendimize göre yaparsak, her zaman yeniliriz. Her zaman mağlup oluruz. Yetmez, her zaman üzülürüz. Öyleyse, bırakalım da yorumu Allah yapsın. Her olaydan şu veya bu şekilde etkileniriz. Ama yapmamız lâzım gelen şey, Allah'a müracaat etmek, O'na sığınmaktır. O zaman içimizdeki huzursuzluğu, Allahû Tealâ'nın aldığını, bizi doğruya ulaştırdığını yaşarız.

İşte Allahû Tealâ'nın, ihsanlarından bir tanesi "DAİMÎ ZİKİRDİR". Daimî zikre ulaşan kişi, Ulûl'elbab adını alır. Yani lüblerin sahipleri. Nedir lüb? Beş duyumuzla ulaşamadığımız şeylere, altıncı veya yedinci hisselerimizle ulaşmak.

Kalp gözümüzün açılması altıncısı. Kalp kulağımızın açılması yedincisi. Kalbimizin Allah ile konuşması, sekizinci. Öyleyse kör, sağır ve dilsiz müesseselerini, Allah'ın Kur'ân-ı Kerim'inde aynen bulabilirsiniz. Fizik standartlarda kör, sağır ve dilsiz olanlar; iç dünyalarında kör, sağır ve dilsiz olanlar, ayrı ayrı iki tane mertebe oluşturur.

Bir insanın daimî zikre ulaşması halinde körlükten, sağırlıktan ve dilsizlikten eser kalmaz. Öyleyse, kalbimizin başlangıç noktasında bir de bakıyoruz ki; bizler sadece ölüyüz. Kulaklarımızda vakra var, işitemiyoruz. İrşad makamının söylediklerini duyuyoruz ama mânâsına varamıyoruz..

Kalbimizde ekinnet var. İdrak edemiyoruz ve irşad makamıyla aramızda hicab-ı mesture var. İrşat makamını sevemiyoruz. Ondan nefret ediyoruz. Öyleyse, böyle bir dizaynda, Allah'ın söylediklerine dikkatle bakın. Diyor ki: "Onların sana baktığını görürsün. Baş gözleriyle onlar sana bakarlar; ama seni görmezler. Onlar ölülerdir." diyor. Canlı insanlar ama, Peygamber Efendimiz (S.A.V)'in peygamber olduğundan habersiz insanlar. Onu, onun mevkiine bir türlü oturtamayan insanlar. Kendilerinden biri gibi değerlendiren insanlar. İşte Allahû Tealâ: "Bakıp da görmeyen, varlığın arkasında ne olduğunu, Allah'ın Peygamber Efendimiz (S.A.V)' e ne ihsan ettiğini anlamayan, bilmeyen insanlar; onlar ölülerdir." diyor.

Allahû Tealâ: "Ve sen, mezardaki ölülere işittiremezsin." diyor.

Kimler işitir diye bakıyoruz o zaman Kur'ân-ı Kerim'den. Allahû Tealâ diyor ki: "Davete, işitenler icabet ederler." Öyleyse, Allah'ın bir daveti var. Kendisine davet ediyor. Ruhumuzu ölmeden evvel Allah'a ulaştırmak mecburiyetindeyiz. Allah'ın üzerimize on iki defa farz kıldığı bir husus ve bunu gerçekleştirmek üzere harekete geçmemiz lâzım hepimizin. Harekete geçmedikçe başarmamız mümkün değil. Harekete geçmenin mânâsı, sadece bir dilek: "ALLAH'A ULAŞMAYI DİLEMEK." Ya dileriz, ya da dilemeyiz. Dilemezsek, hiçbir zaman baş gözümüzün kör olmasından, baş kulağımızın sağır olmasından ve dilimizin dilsiz olmasından kurtulamayız.

Allah ile konuşan bir dil, Allah'tan hayrı talep eden bir dil, Allah'a inanan bir kalp, Allah'a yalvaran bir kalp, hedeflere ulaşmak için var olan bir insan. Evvelâ en büyük hakikati kalbimize yerleştirmek mecburiyetindeyiz. Allah'a ulaşmayı dilemiyorsanız; ne yaparsanız yapın, cehenneme gitmekten kurtulamazsınız. Aklınıza ne geliyorsa, ne yaparsanız yapın; hiçbir şey sizi cehennemden kurtaramaz. Allahû Tealâ, kendisine ulaşmayı dilemeyenlerin kurtulmasının mümkün olmadığını söylüyor.

Şimdi bu dizayndan hareketle, kalbinize bakıyoruz. Bir de bakıyoruz ki; mü'min olana kadar yedi tane kalp şartının sahibisiniz. Sıfır noktasında olan kalbinizde, Allahû Tealâ ekinneti çıkartıyor. Yerine ihbat koyuyor. Ondan sonra, kalbinizin nur kapısını Allah'a çeviriyor. Üç oldu. Göğsünüzden kalbinize bir nur yolu açıyor, dört. Mürşidinize ulaştığınız zaman, kalbinizin mührünü açıyor. O âna kadar kapalı, mühürlü kalbiniz. Kalbinizin içindeki küfür kelimesini atıyor, altıncı işlem. Kalbinizin içine îmân kelimesini yazıyor Allahû Tealâ, yedinci işlem.

Bu kalbin yedi şartıyla alâkalı olan kesim, aynı kalp; kalp gözünün sahibi, kalp kulağının sahibi ve kalbin konuşma hassasının ve idrak hassasının sahibi. Öyleyse kalbinize beraberce bakalım. Allahû Tealâ ne diyor A'raf Suresi 179. âyet-i kerimesinde:

7/A'RAF-179: Ve lekad zere'nâ li cehenneme kesîren minel cinni vel insi lehum kulûbun lâ yefkahûne bihâ ve lehum a'yunun lâ yubsırûne bihâ ve lehum âzânun lâ yesmeûne bihâ, ulâike kel en'âmi bel hum edallu, ulâike humul gâfilûn(gâfilûne).
Ve andolsun ki; cehennemi insanların ve cinlerin çoğuna hazırladık (yarattık). Onların kalpleri (idrak hassaları) vardır, onunla fıkıh (idrak) etmezler. Onların gözleri vardır, onunla görmezler. Onların kulakları vardır, onunla işitmezler. Onlar hayvanlar gibidir. Hatta daha çok dalâlettedirler. İşte onlar, onlar gâfillerdir.

Öyleyse bütün insanlar, iki konumda oluyor kalpleri itibariyle. Bir kalpte hassalar hepsi var; ama 1.grupta çalışmıyor. Bu insanlar, kalplerini çalıştırabilecek olan özelliklerin hiçbirine teşne değiller. Bu istikamette hiçbir şey yapmamışlar ve Allah'ın bu muhtevadaki dizaynına yaklaşmıyorlar.

Öyleyse bütün insanlar için söz konusu olan şey, Allah'ın güzelliklerini yaşamak. Bir insanın başlangıçtaki hali, kalbinin karanlık oluşudur. Sondaki hali, yani daimî zikre ulaşmasındaki hali, kalbi pırıl pırıl aydınlanmıştır. Karanlıktan eser yoktur. İşte bu kalp, kalp gözünün sahibidir. İşte bu kalp, kalp kulağının sahibidir. İşte bu kalp, konuşabilme hassasının sahibidir.

Allahû Tealâ'yla Allah'ı duyan, onun gösterdiklerini gören ve Allah ile konuşan bir kalbin sahibi olursunuz.

Allahû Tealâ, Yusuf Suresinin 108. âyet-i kerimesinde buyuruyor ki:

12/YUSUF-108: Kul hâzihî sebîlî ed'û ilallâhi alâ basîretin ene ve menittebeanî, ve subhânallâhi ve mâ ene minel muşrikîn(muşrikîne).
De ki: "Benim ve bana tâbî olanların, basiret üzere (kalp gözüyle basar ederek, Allah'ı görerek) Allah'a davet ettiğimiz yol, işte bu yoldur. Allah'ı tenzih ederim. Ve ben, müşriklerden değilim."

Allahû Tealâ bunu söylüyor. Öyleyse Allah ile olan ilişkimizde bir muhteva söz konusu. Burada bizler için, Allah ile olan ilişkilerimizde Allah'ın hedefine sahip çıkmak söz konusu olmalı.

Hepimiz, Allah'a ulaşmayı dilemeliyiz. Hepimiz daimî zikre ulaşmayı dilemeliyiz ve eğer biz bu dileği gerçekten kalbimizde yeşeren bir meyve olarak düşünüyorsak, Allahû Tealâ mutlaka onu görecek. Mutlaka bizi oraya, o hedefe ulaştıracaktır. Öyleyse bütün güzellikler sizler için. Böyle bir dizaynda, insanların kalplerine bakıyoruz. Kalp gözü diye bir olgu söz konusu.

Allahû Tealâ buyuruyor ki: "Baş gözleri kör olmaz, kalp gözleri kör olur." Öyleyse Allahû Tealâ'nın insanlardan bir kısmına bir müjdesi var. "Biz, onlara âfâkta ve enfüste ni'metlerimizi göstereceğiz. Âyetlerimizi göstereceğiz." diyor

Âfâk, kişinin dış dünyası demek. Enfüs, kişinin iç dünyası demek. Böylece dizaynı buna göre, yerli yerine oturtmak zorundayız. Kalp gözleri, kalp kulakları, işte Yusuf Suresi 108. âyet-i kerimesi:

12/YUSUF-108: Kul hâzihî sebîlî ed'û ilallâhi alâ basîretin ene ve menittebeanî, ve subhânallâhi ve mâ ene minel muşrikîn(muşrikîne).
De ki: "Benim ve bana tâbî olanların, basiret üzere (kalp gözüyle basar ederek, Allah'ı görerek) Allah'a davet ettiğimiz yol, işte bu yoldur. Allah'ı tenzih ederim. Ve ben, müşriklerden değilim."

Öyleyse kalpteki görme hassasına, Allahû Tealâ "basar" diyor. Baş gözüyle görme hassasına "rüyet" diyor. İkisi de görme; ama Allahû Tealâ farklı dizaynlarda gösteriyor.

Peygamber Efendimiz (S.A.V), Allah'ın daveti üzerine miraca çıktı. Yani Allah'a fizik vücudunun üzerinde, ruhu örtü olarak ulaştı. Sonsuz hızla hareket etti.

Çıkarken iki tane kervana rastladı. İkisiyle de konuştu. Ondan sonra Mescid-i Aksa'ya ulaştı. Böylece Allahû Tealâ, Kur'ân-ı Kerim'e şunu yazıyor: "Kalbi gördüklerini tekzip etmedi." Ne demek istiyor Allahû Tealâ acaba? Allahû Tealâ, kalbinden muradı nefsinin kalbindeki göz. O gözle Allahû Tealâ, Kendisini binlerce defa göstermiş. Peygamber Efendimiz (S.A.V)'e, O'nun katına çıktığı zaman, üzerine örtü olan ruhunun baş gözleriyle Allahû Tealâyı görüyor. Sadece ruhun baş gözleri, Allahû Tealâ'yı görmeye dayanabilir. Onun için yaratılmıştır. Çünkü ruh, emr âleminin varlığıdır. Emr âlemi ise Allah'ın katını da muhtevasına alır. "Ve kalbi yani nefsinin kalbindeki göz, ruhunun baş gözüyle gördüklerini yalanlamadı." diyor. Aynı şeyleri göstermişti Allahû Tealâ. Öyleyse kalp gözü, Allah'ın kuluna şu dünyadaki hediyelerinden belki en büyüğüdür. En büyüklerinden bir tanesidir.

Peygamber Efendimiz (S.A.V) ve bütün sahâbe, göğün yedi katını da görmüşlerdir. Sahâbe adını verdiklerimizin hepsi, irşad makamının sahibi oldular. İrşad makamının sahibi olmak için, kişinin ulûl'elbab makamını aşması lâzım. İhlâs makamını aşması lâzım, salâh makamına ulaşması lâzım. Bu bir bütündür. Bu bütünün muhtevası içinde dikkatle her şeye bakacağız. Allahû Tealâ, sahâbe için: "Onlar fevz-ül azîmin, ecrul azîmin ve hazz-ül azîmin sahipleridir." diyor. Hepsi salâh makamına ulaşmış, irşad makamının sahibi olmuşlar. Sahâbeden sonra gelen nesil sahâbeye tâbî olmuşlar. Öyleyse sahâbeye tâbî olmak, sonraki neslin yapacağı şey, dikkat edin. Kur'ân-ı Kerim, 23 yılda indirildi. Sahâbe ise bundan otuz sene sonra Tâbiîne tâbiiyet müessesesini açıyor ve Kur'ân-ı Kerim, Kur'ân-ı Kerim'in tamamlanmasından otuz sene sonra vücuda gelecek olan olayları, kıyâmete kadar vücuda gelecek olayları, kıyâmetten sonraki olayları, hepsini ihata ediyor.

Öyleyse Allahû Tealâ'nın söylediği şey: "Âfâkta ve enfüste âyetlerimizi göstereceğiz." Demesi. Peygamber Efendimiz (S.A.V)', evvelâ enfüste gösterdi. Allahû Tealâ'nın Zatı'nı, kalp gözüyle Allahû Tealâ'yı gördü. Binlerce defa. Sonra Allah'ın huzuruna onu yükseltti.

O zaman, vücuduna ruhu örtü olmuştu. Hiç kimse baş gözüyle Allah'ı görme şerefine eremez. Hazreti Musa, böyle bir konuda ısrar etti Allahû Tealâ'ya. Dedi ki: "Ben, Seni görmek istiyorum." Allahû Tealâ: "Ben görünmem." Demedi, "Sen, Beni göremezsin." Dedi. Neden?

Baş gözüyle görmek istediğin için. Hazreti Musa da ısrar etti. Allahû Tealâ: "Şu dağa tecelli edeyim, ondan sonra bu konuyu konuşalım." Allahû Tealâ, dağa tecelli ettiği zaman, Hazreti Musa, düşüp bayıldı. Sonra: "Bu gözlerle göremeyeceğime göre, nasıl görebilirim?" dedi. Allahû Tealâ, işte böyle dedi. Ona kalp gözü verdi. Hazreti Musa, kalp gözüyle Allah'ı gördü. Hiç bayılmadı.

Öyleyse kalp gözüyle Allah görülebilir mi? Evet görülebilir. Peki Allah'ın kalp gözüyle görüldüğü yer neresidir? Hangi noktada insan, Allah'ı görebilir? Biliyorsunuz ki 22. basamakta velâyete erilir. Burada ifna olmak, Allah'ın Zatı'nda ifna olmak, fani olmak, fenâfillah makamının sahibisiniz.

Fenâfillah olmak demek, Allah'ın içinde ifna olmak, yok olmak demektir. Ruhunuz Allah'a ulaşır. Allah'ta yok olur, 1. makamdasınız. Sonra Bekâ makamının sahibi olursunuz. Sonra bir taht ihsan ediyor, Allahû Tealâ. O tahtta, sonsuza kadar ruhunuzun kalması söz konusu, 2. makam. Zikrinizi günün yarısından öteye çıkartıyorsunuz. Zahit oluyorsunuz, 3. makam. 4. makamda fizik vücudunuzu Allah'a teslim ediyorsunuz. Allah ne derse %100 fizik vücudunuz, emirleri yerine getiriyor. Yasak ettiği fiilleri, asla işlemiyor ve 5. makam. Ulûl'elbabsınız yani lüblerin sahibisiniz. Beş duyunuzla duyamadığınız, göremediğiniz şeyleri görmeye başlıyorsunuz. Ve Allahû Tealâ size zemin katı göstermeye başlıyor. Sadece zemin katı görebilirsiniz.

Ulûl'elbab makamında, daimî zikrin 1. makamı. Hikmet sahibi oldunuz. Mutlaka hikmet sahibi olursunuz. Ulûl'elbab olduğunuz gün, kalp gözünüz mutlak açılır. Allah'ın bütün güzelliklerini görmeye başlarsınız. Ama yalnız zemin kata ait. Sonra bir gün, Allahû Tealâ kalp gözünüze 1. katı göstermeye başlayacaktır. Dikkat edin! Zemin kat deyince ruhları gördünüz, cinleri gördünüz, oradaki vazifeli olan Ebu Bekir Sıddık Radiyallahi Anh'ı gördünüz. Onarlı insan ruhlarının sıralamasını gördünüz. Nasıl secdeye geldiğini, altın kapıdan nasıl dışarı çıkıp 1. ve diğer katlara insanların, insan ruhlarının nasıl ayrıldığını gördünüz. Ama zemin katın dışında hiçbir şey göremediniz.

Ulûl'elbab makamı, kişiyi hikmet sahibi yapar. Ama zemin kattan yukarısını kimse göremez, ulûl'elbab makamında. Ama ne zaman Allahû Tealâ size 1. gök katını göstermeye başlarsa, o zaman ulûl'elbab olmaktan öteye geçtiniz. İhlâs makamının sahibi oldunuz. O zaman 1. gök katından başlayarak bütün gök katlarını gösterecektir, Allahû Tealâ.

1. katta nasıl secde ettiğinizi göreceksiniz. 2. katta suvarılma havuzlarını göreceksiniz. Nasıl şeffaf havuzlarda, atlas elbiselerle oraya girdiğinizi, nasıl ıslanmadığınızı, nasıl suvarıldığınızı göreceksiniz. 3. katta, yedinci secde üst katta. 4. katta, Beyt'ül Makdes'in aslında secde. 5. katta Beyt'ül Haram'ın aslında secde. 6. katta Allah'ın boyasıyla boyanma. Derimizin beyaza benzeyen bir yeşil renk olması. Beyaz, çok açık yeşil, fosfor yeşile benzeyen, daha ondan beyaz bir yeşil. Allah'ın boyasıyla boyanmanız söz konusu. Sonra 7. katta ulaşmanız, elinizdeki kılıçla altın zincire bir defa vurmanız, kapını açılması ve içeriye girmeniz. Kader hücreleri, ümmülkitap ve yedi tane âlemi geçişiniz. Ondan sonra Allah'ın Zatı'na ulaşmanız.

Ne zaman Allahû Tealâ Sidret-ül Münteha'ya kadar olan her şeyi gösterirse; 7. katta ihlâs makamı sona ermiştir, tamamlanmıştır. Allahû Tealâ sizi, Tövbe-i Nasuh'a davet eder. Ve Allah'ın söylediklerini tekrar ettiğiniz zaman, ihlâs makamını aşmış, salâh makamının sahibi olmuş olursunuz. Ve burada 4. kademede kulluğunuz devam eder. Kul olmanın en üst mertebesine ulaşırsınız. Ve yetmeyecektir size.

Ve irşad makamının sahibi olmuştur. Sevgili ziyaretçiler, kalp gözü, kalp kulağı, kalp gözünüzün geçirmesi lâzım gelen merhaleler; bu standartlara sonuna kadar sizi götürür. Allah'ın katında bir yerlere ulaşırsınız. Ulaşamadığınız yer, iradenizin bağlanması yani ref edilmesi, kaldırılmasıdır.

Bu noktadan sonra siz, iradenizi Allah'ın iradesine bağlamış olursunuz. Allahû Tealâ bütün resûlleri için: "Onların seçmek hakkı yoktur. Onlar ne yapacaklarına karar veremezler. Bu yüzden sorumlulukları yoktur." diyor. Ne demek bu? Yani Allah'ın vereceği kararları uygulamakla vazifelidirler, o kadar. Öyleyse, dizaynda herkes için aynı şey söz konusudur.

Allahû Tealâ'nın vazifelileri, iradelerini Allah'a bağladıkları zaman, bunun gönüllü köleleri olarak yapılması söz konusudur. İşte o iki noktada salâh makamının 5. ve 6. kademelerinde, Allah'a köle olduğunuz noktada, o zaman Allah'ı göreceksiniz. Göreceksiniz ki; Allahû Tealâ bir insan değildir. Hiçbir varlığa benzemez. Evvelâ üç boyutlu değildir. Sizler kalp gözünün sahibi olduğunuz zaman, bu noktalara ulaştığınız zaman, ancak O'nu görecek ve dediğimizi o zaman anlayacaksınız.

Bütün bu muhteva içersinde, Allah'ın insanlara hediyesi, onların kalp gözlerini açmak ve kalp kulaklarını açmaktır. O zaman insanlar, hikmet sahibi olarak yapılması lâzım gelenleri yaparlar.

Ulûl'elbab makamında, ihlâs makamında, salâh makamında, hikmet sahiplerinin makamıdır. Hepsinin kalp gözü ve kalp kulağı, mutlak olarak açılmıştır. Farklılıkları, ulûl'elbab, sadece zemin katı görebilir. İhlâs makamı, 1. kattan 7. kata kadar görebilir. Salâh makamı ise başlangıçtaki 4 kademesinde, ihlâs makamından büyük farklılıklar göstermez; ama 5., 6. ve 7. kademeleri işgal edenler, Allah'ın Zatı'nı da göreceklerdir.

Öyleyse bakalım Kur'ân-ı Kerim, bu gönül gözü konusunda neler söylüyor:

Allahû Tealâ, A'raf Suresinin 201. âyet-i kerimesinde diyor ki:

7/A'RAF-201: İnnellezînettekav izâ messehum tâifun mineş şeytâni tezekkerû fe izâhum mubsırûn(mubsırûne).
Muhakkak ki; takva sahibi kimseler şeytandan onlara gözü bürüyen bir vesvese dokunduğu zaman (Allah'ı) tezekkür ederler (Allah'la tezekkür ederler). İşte o zaman onlar, basar edenlerdir (kalp gözlerinin basar hassası ile görürler: Casiye-23).

Demek ki bu insanlar o zaman görüyorlar ki; kalp gözleri o zaman, Allahû Tealâ istediği için açılıyor.

A'raf Suresi 203. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ buyuruyor ki:

7/A'RAF-203: Ve izâ lem te'tihim biâyetin kâlû lev lectebeytehâ, kul innemâ ettebiu mâ yûhâ ileyye min rabbî hâzâ besâiru min rabbikum ve huden ve rahmetun li kavmin yu'minûn (yu'minûne).
Ve onlara bir âyet getirmediğin zaman "Onu derleyip toplasaydın (bir âyet düzseydin) olmaz mıydı?" dediler. De ki: "Rabbimden bana ne vahyolunursa ben ancak ona tâbî olurum." Bu, Rabbinizden basiretler (kalp gözlerinizin görmesini sağlayacak olan yardımlar)dır. Ve hidayete erdiren (Allah'a ulaştıran)dır. Ve mü'min olan (kalbine îmân yazılan) bir kavim için rahmettir.

Öyleyse, basar kalp gözünün, görme gözünün görme hassasıdır. Basiret de, bunun işlemeye başlamış olduğu şekli ifade eder. Basar kelimesi, görme fiili; basiret kelimesi, görmenin standardı içine, kalp gözünün görme standartları içine girmiş olmanız demek.

En'âm Suresinin 50. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ diyor ki:

6/EN'AM-50: Kul lâ ekûlu lekum indî hazâinullâhi ve lâ a'lemul gaybe ve lâ ekûlu lekum innî melek(melekun), in ettebiu illâ mâ yûhâ ileyy(ileyye), kul hel yestevîl a'mâ vel basîr(basîru),e fe lâ tetefekkerûn(tetefekkerûne).
De ki : "Ben size Allah'ın hazineleri yanımdadır demiyorum. Ve gaybı bilmiyorum. Size, muhakkak ki ben bir meleğim demiyorum. Ancak bana vahyedilene tâbî olurum." "Basiretle gören ve görmeyen bir olur mu, hâlâ tefekkür etmiyor musunuz?" de.

İşte burada iki çeşit görme olayından bahsediyor Allahû Tealâ. 1. başlangıç görmesi, yani kişinin Allah'ın söyledikleri istikametinde, onu işitmeye başlaması; kulağındaki vakranın alınması. Peygamber Efendimiz (S.A.V)'i, ait olduğu yere oturtması, insanların zahirî âlemdeki standartlarda, kişinin idrakinin açılması olayı. Orada baş gözü açılır, orada baş kulağı açılır, orada baş kulağı ve gözüyle alâkalı işlemler söz konusudur.

Bu, konunun başlangıç noktası. Sonuca ulaştığımız zaman, sonuçta bir farklılık göreceğiz. Ne zaman ki; kişi daimî zikre ulaşacak, o noktada kalp gözü açılacak. Bu âlemin ötesindeki başka âlemler gösterilmeye başlanacak. O zaman seyr-i sülûk yapan tüm ruhları görmek imkânının sahibi olacak insanoğlu.

Allahû Tealâ, En'am Suresinin 103. âyet-i kerimesinde diyor ki:

6/EN'AM-103: Lâ tudrikuhul ebsâru ve huve yudrikul ebsâra ve huvel lâtîful habîr(habîru).
Görme hassaları O'nu idrak edemez. Ve O, görme hassalarını idrak eder. Ve O Latif'tir, herşeyden haberdardır.

Öyleyse Yaratıcınıza dikkatle bakın. Kalp gözünüzün belki görebileceği müstesna şeylerden bir tanesine, ademe geçirdiği zaman Allahû Tealâ, yokluğa, yokluktan geri, kâinata baktırır.

Kâinata baktığınız zaman, kâinatı bir insan vücudu şeklinde göreceksiniz. Cinsiyeti olmayan bir insan vücudu, kâinatı oluşturur. Onun için Allahû Tealâ kâinatı, insan vücudu şeklinde yaratmıştır. Kâinatta en çok sevdiği varlık, insandır. Allah'ın en çok sevdiği. Öyleyse bu dizayna dikkatle bakın. Allah'ın katındaki muhtevanızda, hepiniz en güzele dönük olmalısınız ve Allahû Tealâ ile ilişkilerinizde, kalp gözünüzün, kalp kulağınızın Allahû Tealâ tarafından açılması, velâyetin son üç makamında kesin olur.

Peki! Bundan evvel, kalp gözünü açmaz mı? Açabilir. Kalp kulağını açamaz mı? Açabilir; ama hikmet sahibi olamazsınız. Hikmet sahibi olmanın şartları: Birisi hayrın sahibi olmak, birisi tezekkür sahibi olmak. Yani daimî zikrin sahibi olmak, üçüncüsü de hüküm.

Bu üçü olmayınca, tek başına kalp gözünün açılması, tek başına kalp kulağının açılması, sizi hikmet sahibi kılamaz. Öyleyse hikmet sahibi olmadan, kişinin kalp gözü ve kalp kulağı açılırsa; o kişi ilm'el yakîn, ayn'el yakîn arasında bir yerin sahibidir.

Kalp kulağının ve kalp gözünün açılması, hikmetin başlangıçtaki bir işaretidir ama hikmet tamamlanmamıştır.

Hikmetin tamamlanabilmesi için kişinin mutlaka daimî zikre ulaşması ve onun üzerine tezekkürün yani zikrin, hikmetin, hükmün ve hayrın sahibi olması gerekir. Bu bir bütündür. Bütünü ifade ve ihata eder. Öyleyse böyle bir bütün, muhtevada kalp gözü ve kalp kulağı, en önemli rolü oynar. Ama bütünü sağlamaz.

Öyleyse, Allahû Tealâ sizi eğitirken, yetiştirirken en güzele doğru yönlendirirken yaptığı şey; hep sizin muhtevanızı geliştirmek. Bu bağlamda Allahû Tealâ'nın kalp gözü ve kalp kulağınızı açtığını, sizi hikmet sahibi yaptığını görüyoruz. Öyleyse, burada hikmetin muhtevasına baktığımız zaman kalp gözünün ve kalp kulağının, kaçınılmaz şeyler olduğunu görüyorsunuz hikmette. Ama hikmetin bütününü, kalp gözü ve kalp kulağı oluşturmuyor.

Öyleyse tek başına kalp gözünün, kalp kulağının açılması değil; ondan sonrası sizi alâkadar etmeli. Allahû Tealâ, bazılarına daha tasavvufa girmeden, kalp gözünü açarak olağanüstü şeyler gösterir mürşidiyle alâkalı. Kişi onun için cân-ı gönülden bir şekilde koşarak mürşidine ulaşır. Bunlar hikmet sahibi değildir. Sadece Allahû Tealâ'nın yolu açmasının belirli işaretini taşırlar.

Fiziğin ötesini yaşasınlar da Allah'a süratle yaklaşsınlar diye. Allah'ın bir hediye vermesi söz konusudur. Öyleyse, kalp kulağı dediğimiz zaman, kalp gözü dediğimiz zaman, nefsinizin kalbiyle alâkalı olan bir husustur.

Ruhumuzun kalbinde bunlar zaten mevcuttur. Her zaman ruhunuzun kalbi, bütün kâinatı görebilir. Rabbini de görebilir. Rabbinin de söylediklerini hepsini işitebilir. Rabbiyle dilediği anda konuşabilir. Zaten bütün ruhlar, insan vücudunda Allah'ın bekçileridir.

Bütün nefsler de, başlangıçta şeytanın bekçileridir ve Allah'ın istediği şey; şeytanın bekçisi olan nefsinizin adım adım şekil değiştirerek Allah'ın bekçisi haline dönebilmesidir.

İşte Allahû Tealâ diyor ki; En'am Suresi 104. âyet-i kerimesinde:

6/EN'AM-104:Kad câekum basâiru min rabbikum fe men ebsara fe li nefsihi ve men amiye fe aleyhâ, ve mâ ene aleykum bi hafîz(hafîzin.)

Rabbinizden size basiretler (kalp gözlerinize görme yeteneği) gelmiştir. Artık kim bu basiretle (kalp gözüyle) görürse onun lehinedir (kendi nefsi içindir).Kimin de kalp gözü kör kalırsa o takdirde onun aleyhinedir. Ve ben sizin üzerinize muhafız değilim.


Sevgili ziyaretçiler, sizlere hep söylüyorum, bir gün kalp gözünüz açılacak, bir gün kalp kulağınız açılacak, doyulmaz güzellikleri yaşamaya başlayacaksınız. O zaman idrak edeceksiniz ki; bütün ibadetler Allah'ın kullarını sadece mutlu etmek için ihsan eylediği faaliyetlerdir.

Düşünün! Zikir yapıyorsunuz, gözleriniz kapalı ama bütün kâinat gözlerinizin önünde açılmış. Neresini isterseniz, görme yetkisinin sahibisiniz. O zaman bu büyük zevki her zaman yaşamak istersiniz. Önünüzde duvarlar yoktur. Gözlerinizi kapasanız da, açsanız da Allah'ın size göstermek istediği şeylerin hepsini görürsünüz. Ve O'na çok şükrederiz ve hamdederiz. Hamdiniz, şükrünüz de sonsuzdur. Zaten bir insanın Allah'a kul olmasının yetmediği nokta, bu büyük zevkleri yaşamasından sonradır.

Allah'ın size verdiği o büyük ihsanları yerli yerine oturttuğunuz zaman, kendinize biraz da acıyarak bakarsınız. "Rabbim bana bu kadar çok, bu kadar büyük ihsanlar veriyor da ben O'na karşı ne yapabilirim?" diye sorarsınız kendinize. Ne yapabiliyorsunuz? En çok, yedi vakit namaz kılıyorsunuz. Daimî zikir sahibisiniz; ama O'nun size verdiği ihsanların binde birini bile, milyonda birini bile siz Allah'a veremiyorsunuz ve hüznünüz artıyor. Ona daha çok bir şeyler vermek istiyorsunuz. Bunu Allahû Tealâ'ya söylediğiniz zaman, size diyecektir ki: "Seni yaratan Benim. Neye, kaadir kıldığımı da en iyi Ben bilirim. Senden yapabildiklerinin ötesinde bir şey de istemem." Ama siz ona köle olmakta ısrar edersiniz.

"Yarabbim, bana kul olmak yetmiyor. Ben bu yaptıklarımdan çok daha fazlasını yapmalıyım. Bana imkân ve yetki ver, güç ver. Senin için yaşamaya başlıyayım." dersiniz. Sadece ve O'nunla bir olursunuz. O'nunla bütünleşirsiniz. Geceler boyunca O, sizi eğitir ve bütün güzellikleri size adım adım yaşatır.

Önce O'ndan hoşlanmakla başlar macera, sonra onu sevmeye başlasınız, sonra aşık olursunuz; ama salâha ulaştığınız zaman bu da yetmeyecektir. Hayranlık başlar. Dikkat edin, hoşlanmakta da sevgide de, aşkta da iki taraf eşit olabilir; ama hayranlığa ulaştığınız zaman kesin olarak bir çizgi çizilmiştir. Farklılık oluşmuştur. Hayran olan, daima aşağıdadır.

İşte siz o zaman, Allah'a köle olmanın o muhteşem güzelliğini yaşamaya başlarsınız. Rabbinizin bir sonsuzluğu temsil ettiğini, sizin de sadece bir sıfırı temsil ettiğinizi, o zaman idrak edersiniz. Bu sizi devamlı göz yaşları akıtarak mutluluk rüzgarları içinde bırakır. Allah'ı sevmek, Allah'a aşık olmak, Allah'a hayran olmak bir mutluluktur.

Hayatınız boyunca, Allahû Tealâ sizlere bütün güzellikleri verecektir. Yalnız siz, lâyık olmak isteyin. Ne dedim, lâyık olun demedim. Lâyık olmak isteyin dedim. Çünkü siz lâyık olamazsınız, sizi lâyık kılacak olan Allah'tır. Bu da sizin O'na liyâkat konusunda talebinize bağlıdır. Siz talep edin, gerisini O yapar. Hiç kimsenin gücü, Allah'a köle olmaya geçmez, yetmez.

O, eğer Allahû Tealâ, yardım elini uzatmazsa, hiç kimse Allah'a köle olamaz; ama hazırdır. Sizin talebiniz üzerine, sizi üstün derecelere çıkarmak için Allahû Tealâ her zaman hazırdır. İsteyin, siz liyakâtın bedelini ödemeye hazır olun. İştiyakınızla elinizden tutacak olan, sizi merdivenin en üzerine çıkaracak olan Allah'tır ve bunu çok büyük bir zevk duyarak yapar. Çünkü sizi lâyık olmak istediğiniz şeye lâyık kılacak olan, sizin iradeniz değildir. Rabbinizin size karşı olan sevgisidir. Öyleyse kalbinizde gözler var. Bu kalbinizdeki göz, yedi tane gök katını görmeye ehil olduğu gibi salâh makamının 5. ve 6. kademelerinde Rabbini görmeye de ehliyet kazanır.

Öyleyse insanlar derler: "Allah görünmez." Kendilerinin sadece baş gözü olduğu için elbette görünmez. Baş gözüyle, Allah'ı görmek mümkün değildir. Ama kim salâha ulaşmışsa, salâhtan evvel bütün gök katlarını zaten görecektir. Salâhın da 5. ve 6. kademelerinde mutlaka Rabbini de görür.

Öyleyse Allah'ın ihsanları çok. Siz lâyık olmaya karar verin, lâyık olmayı dileyin, O'na bırakın, O sizi ait olduğunuz yere ulaştıracaktır. Öyleyse, bütün bu güzellikler, Allahû Tealâ'yla ilişkilerinizi ifade eder. Sevgili ziyaretçiler, böyle bir dizaynda, Allah'ın evliyasıyla ne farkı var diye soruyorsunuz.

Hep bu kıssa anlatılır:

Birisi sormuş bir gün, Allah'ın bir velisine:

-Aramızda ne fark var? Sana evliya diyorlar. Benim senden ne farkım var? Ben mevkî itibarıyla senden daha yüksekteyim.

Gerçekten dünya üzerinde bir şeylerin sahibi kişi.

Evliya:

-Bak şu göğe doğru bak bakalım, demiş.

Bakmış kişi.

-Ne görüyorsun?
diye sormuş evliya.

-Ay'ı görüyorum, demiş kişi.

-Şimdi gözlerini kapat, demiş evliya ve sormuş: "Ne görüyorsun?"

-Gözlerim kapalı, hiçbir şey görmüyorum, demiş adam.

Bunun üzerine evliya, aralarındaki farkı söylemiş.

-İşte ben o zaman da, gözlerim kapalıyken de görüyorum, demiş

İşte aralarında bu kadarcık farklılık var. Çünkü gördüğü şey, gözler değil.

Kalp gözünün açıldığını nasıl anlarsınız. Başınızın gözlerini kapatırsınız ama hayretle müşahede edersiniz ki; gözleriniz kapalı ama görüyorsunuz. İşte ayrıca şunu da göreceksiniz. Gördüğünüz yer bu âlem değildir.

Allah'ın güzelliklerini yaşadıkça, Allah'a daha çok, O'nu daha çok severek, O'na aşık olarak, bir gün hayranlık noktasına ulaşacaksınız. Allah'a hayran olacaksınız. İşte böyle bir dizayn, sizi mutsuzluğun penceresinden kurtaracak, sonsuz bir mutluluğun merdivenlerini adım adım çıkacaksınız. O zaman, bu Allah'ın evliyaları hangi standartlarda olursa olsun, nasıl mutlu oluyorlar; muhtevasına dikkatle bakacaksınız. Onlar bütün şartlarda mutluluğu yaşayandır.

Kalp gözleriyle, kalp kulaklarıyla sadece bu dünyanın müntesibleri değillerdir. Bütün kâinat onlar içindir.

Onlar Casiye Suresinin 13. âyet-i kerimesinde Allah'ın söylediklerinin farkına varmışlardır. 13. âyet-i kerimesinde ne diyor Allahû Tealâ:

45/CASİYE-13: Ve sehhare lekum mâ fîs semâvâti ve mâ fîl ardı cemî'an minh(minhu), inne fî zâlike le âyâtin li kavmin yetefekkerûn(yetefekkerûne).
O'dur ki, O yüce Allah'tır ki; bütün göklerde ve bütün arzlarda (hayat olan âlemlerde yarattığı) herşeyi katından sizlerin (insanların) emrine musahhar kıldı. Muhakkak ki; bunda, düşünen bir kavim için âyetler vardır.

Bütün kâinat, insanlar düşünür. Ben oraya giremedikten sonra, göremedikten sonra neyleyim kâinatı. Hem gidersin, hem de görürsün. Allah sizi ulaştırmayı dilerse. Öyleyse her şey öylesine güzel ki; O'na hayran olmamak, eninde sonunda hayran olmamak mümkün değil. Size olan ihsanlarını hiçbir zaman ödeyemeyeceğini idrak ettiğiniz gün, göz yaşlarınız sel gibi akacaktır. O da sizi kul olmaktan, kölesi olmak mertebesine çıkaracaktır.

Sevgili ziyaretçiler ne yazık ki, bu sayfada da sözlerimizin sonuna geldik. Şu, zaman denilen müessese, çok zalim galiba. Bir başlıyor bir bitiyor. Hani eskiden masallar anlatılırmış; bir varmış bir yokmuş derler. Biz de bir başlıyoruz bir bitiriyoruz sözlerimizi. Ama bu bir son değildir. Allahû Tealâ ne zaman nasip ederse, bizleri beraber kılar. Bu mutlu beraberliği bir defa daha, bir defa daha el ele gönül gönüle sürdürürüz.

Öyleyse Allahû Tealâ'nın huzurunda hepinize sonsuz mutluluklar…

 

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !